Hale Gülser Erbağcı (Osmanlıca Kursu 2011 Mezunu): "Osmanlıca öğrenerek, Türkçeyi daha bilinçli ve daha verimli bir şekilde kullanabiliriz"
 

GAÜN TÖMER

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır
Hale Gülser Erbağcı (Osmanlıca Kursu 2011 Mezunu):

"Osmanlıca öğrenerek, Türkçeyi daha bilinçli ve daha verimli bir şekilde kullanabiliriz"

Lise ve üniversite yıllarımda; belirli bir yaşın üzerindeki insanların, örneğin, ‘mühendis’ kelimesinin, ‘hendese’ (geometri) kökünden geldiğini, dolayısıyla ‘geometri bilen’ tarzında bir ilk anlamının olduğunu bilmeleri; beni şaşırtır ve imrendirirdi.

“Bunun bir sistemi olmalı, Osmanlıca öğrenmeliyim.” diye düşünmeye, ta o zaman başladım. Ancak bu düşüncemi hemen gerçekleştiremedim. (Biraz klasik bir mazeret ama:) Çünkü ben üniversitede okurken, —yaklaşık 10 sene önce— ‘Osmanlıca Kursu’ diye bir şey yoktu. Bu bakımdan, bu kursun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü insan, yeni bir öğrenme alanını tamamen kendi çabasına havale edince, dışsal hiçbir kontrol odağı olmadığından, boş vermişliğin bastırma ihtimali çok yüksek.

Bence, “Günün birinde Osmanlıca öğrensem iyi olur; belki kendi kendime bile öğrenirim.” diye düşünen insanlar, gerçekten bu kursa gelmeliler. Çünkü bu kurs, tamamen, temel vermeye yönelik, adeta —olumlu anlamda— sıkıştırılmış bir kurs. Hemen belirtmek gerekir ki, 1-2 ay içinde, çok ileri olmayan bir seviyede de olsa, bir şeyler okumaya başlıyorsunuz. Ayrıca, şu da belirtilmeli ki, Türk Dili ve Edebiyatı ve Tarih bölümlerinde zorunlu olarak Osmanlıca dersi var ve belki siz, “Onlara katılmakla bu kursa devam etmek arasında ne fark var ki?” diye düşünüyorsunuz. Fakat bahsi geçen Osmanlıca dersleri en az 2 dönemi kapsıyor. Dolayısıyla ya başını kaçırmış oluyorsunuz, ya da birbiriyle bağlantılı çok miktarda Osmanlıca dersi arasından hangisini ilk önce seçmeniz gerektiğini bilemiyorsunuz. Kısacası, “O iş, kalıyor!”

‘Osmanlıca’ diyoruz; bunu, ‘Osmanlı Türkçesi’ demek bazen bize uzun geldiği için böyle yapıyoruz. Yine de biraz klasik olacak ama: “Osmanlıca”, her ne kadar sonradan öğreniyor olsanız da, farklı, yabancı bir dil değil aslında. Birçok kelimeyi zaten bir yerlerden tanıyorsunuz, ya da birbirlerine akraba çıktıklarını fark ediyorsunuz. Geriye sadece —sanırım, insanı en çok ürküten ve yüz sene öncesinin Türkçesini ‘Osmanlıca’ yapan— alfabe farklılığı sorunu kalıyor. Ama kısa zamanda bunu, bir sorun olmaktan ziyade, eğlenceli bir ayrıntı olarak görmeye başlıyorsunuz. Çünkü ister Latin harfleriyle, ister Arap harfleriyle yazılmış olsun, Türkçe, harf-kelime bazlı bir dil olarak kalmaya devam ediyor yani dilin mantığı aynı kalıyor. (Bir benzetme yapılırsa, Arap harfleriyle yazılmış olmak, Türkçe’yi, Çince yapmıyor.) Ben bunu biraz, matematikteki taban aritmetiği, modüler aritmetik ve işlem konularına benzetiyorum. Mesela —hep kullandığımız— 10’luk tabanda işlem yapmak çok kolaydır da, örneğin 8’lik tabanda işlem yapmak çok mu zordur? Ne yapmakta olduğunuza dikkat ederseniz, ikisi de hemen hemen aynı kolaylıktadır ve ikisi de, alışmanızla doğru orantılı olarak size kolay gelir.

Hani insan, gerçeği örtmek istediğinde, bitmek bilmeyen savunmalar yaparmış ya… Umarım yazdıklarım, bu şekilde yorumlanmaz. Böyle yazıyorsam, bir sebebi var. O da şu ki: Ben, kurs esnasında, okulla ilgili işlerim dolayısıyla, pek fazla Osmanlıca çalışmaya vakit ayıramadım. (Hatta bazen haftada sadece 10 dakika!) Buna rağmen, kursun bitimine denk gelen şu günlerde rahatlıkla söyleyebilirim ki, mesela, Osmanlıca öğretecek konumda olamasam da, kendi adıma, Osmanlıca okuyabildiğimi iddia edebilecek durumdayım. Ayrıca Arap harfleriyle yazılmış bir metne baktığımda, Arapça mı, Türkçe mi (Osmanlıca mı) olduğunu ayırt edebiliyorum. Bundan yaklaşık bir sene öncesine kadar, Osmanlıca bir yazıyı okuyabileceğimi hayal etmeye pek cesaret edemediğim ve şu anda okuyabildiğim düşünülürse; bunun için mutlu olmaya değer galiba!

Son olarak, beni Osmanlıca öğrenmek konusunda motive eden bir hatırayı paylaşmak istiyorum:

Bundan 1-2 sene önce, bir müze gezisi esnasında, Osmanlı’nın son döneminden kalma çok miktarda mezar taşıyla karşılaşmıştım. Hiçbir şey okuyamadığımı söylememe gerek yok herhalde. Bu beni, gerçekten çok üzmüştü. Çünkü bu müze gezisinden bir önceki müze gezisinde de, Romalılar’dan kalma mezar taşlarıyla karşılaşmıştık. Bundan bin yılı aşkın bir zaman önce Anadolu’da yaşamış olan Romalılar’ın mezar taşları karşısında; ne kadar anlamaya çalışsak da boş boş bakıp kendimizi aidiyetsiz hissediyorsak; kültürel ve biyolojik anlamda kökenimiz olan ve bundan sadece bir asır önce yaşamış olan bir neslin kalıntıları karşısında da, aynen öyle duruyor, sadece bakıyoruz. Sizce de bu, çok acı değil mi? Bu, tarihsel-kültürel bazda gerçekleşen bir (kendine) ‘yabancılaşma’ değil midir?

En nihayetinde demek isterim ki, —ister öğrenci, ister akademik veya idari personel olsun— üniversite çevresine dahil olan insanlar, sadece, diğer insanlara nazaran, daha fazla bilgi/fikir sahibi olmamalı; daha fazla kelimeye sahip olmayı da talep etmeli. Alman felsefeci Heidegger’in “Dil, insanın evidir.” diye bir sözü vardır;

“Osmanlıca öğrenerek, Türkçeyi daha bilinçli ve daha verimli bir şekilde kullanabiliriz.” diye düşünüyorum.

Gaziantep Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi

Felsefe Bölümü Öğretim Görevlisi Uzman

Hale Gülser Erbağcı